29 Ekim 2014 Çarşamba

SOKAK KÖPEKLERİNE SELAM VEREN ADAM


     Uyandı, iki perde arasından sızan güneşin şavkıyla gözlerini ovuşturdu. Kahve tonlarındaki odanın eski mobilyalarının gıcırtısında esbabını giyindi ve aynanın karşısında uzun kır kaşlarını düzeltti. Yüzündeki her kırışıklığa denk zeytin tanelerinden ve geçen bahardan beri bitiremediği reyhası kendinden meşhur deri peynirinden yedi. En az iki günlük bayat ekmeğinin hepsini bitirmedi, heybesine özenle yerleştirdi. Geçen ayki emekli maaşıyla aldığı yeni kasketini hevesle geçirdi başına ve dışarı çıktı. Şehrin üvey evlatlarının yaşadığı merkeze epey uzak mahalledeki sabah mahmuru bakışlar ve sabah namazına müteakip yakılmış sobaların is kokusu eşliğinde çarşıya doğru yürümeye başladı.

    Kasketinin gölgesindeki gözlerinde hep uzun ve umutlu bakışları vardı. Ama zihninde tek düşünce; bugün yavrularını besleyebilecek kadar yiyecek toplayabilecek miydi? Bulsa ne fayda komutan izin vermiyordu artık. Bu düşünceler onun yaşlı adımlarını hızlandırıyor, istemsiz eli hep heybesinde boşluğu kontrol ediyordu. İlk durağına vardı: mahallenin simit fırını… Hemen her gün sabahın bu ayazında, aynı güler yüzlülükle bayat ekmek isteyen yaşlı adama kendisi de hep aynı şaşkınlıkla bakan fırıncı, sabah sabah içtiği tütünden dolayı o hırıltılı sesiyle “Al bakalım kısmetinde bugün bu kadar var Ahmet Amca” dedi. Siftahı yapan yaşlı adam yürümeye koyuldu. Aşağı mahalledeki halk ekmek fabrikasına ulaştı. Aslında çok ihtiyar göstermiyordu ama yüzündeki yaşlı adam sevimliliği ile içerideki memuru süzüp, günaydın dedi. Karşısındaki delikanlı kaşlarını kaldırarak karşılık verdi, bugün kendisine ekmek veremeyeceğini hepsini gece dağıttıklarını söyledi. Donuk bir şekilde bakan yaşlı adamın yüreği bir anda elden kayıp yere yuvarlanan bardak kırılganlığına büründü. Her zaman en çok bayat ekmeği buradan alıyordu ve yeterince nevale toplayamazsa yavruları aç kalacaktı. İstediğini alamayan yaşlı adam tekrar sokaklara döndü, önünde uzun bir gün ve yürünecek epey yol vardı. Şehir merkezine yaklaştıkça yanından yönünden hızla geçen araçları, telaşla yürüyen eli çantalı takım elbiseli insanları ve ufku sarmış şehrin sabah dumanını önceki sabahlar olduğu gibi aynı merakla izledi. Büyüdüğü oluklu kerpiç evin renklerindeki ceketinin ceplerine sıkıştırıyordu soğuktan çatlayan ellerini. Üşüyordu, o sabah soğuktu. Genellikle üstünü iyi örtmeden uykuya dalan bu umarsız yaşlının öksürüğünde sanki 40’lardan kalma Orhan Veli garipliği vardı. Akşamları tüm modern insanlar gibi televizyon izlemek yerine düşüncelere dalıyordu. Bu yüzden evdeki tüm ışıkları söndürüp karanlıkta oturuyordu. Sonra olduğu yerde, düşlediği dünyada sızıyor, sabaha karşı bir vakit kaskatı kesilen vücudu irkiliyor ve birkaç saat sonra uyanacağı sıcak yatağına geçiyordu.

    Ağır adımlarına rağmen sabit temposu ile epey yol aldı ve genellikle eli boş dönmediği o pastaneye girdi, tabelasında patiseri gibi bir şeyler yazan. İçeride kendisini daha önce görmediği genç kız karşıladı. Hikâyesini öyle uzun uzun anlatmaz, sadece kendisini bilen seven kişilerden bayat yiyecekler isterdi. Tüm gün sırasıyla uğrayacağı dükkânlar, göreceği yüzler belirliydi. O genç kızdan tedirgin oldu, düzeni bozulmuştu, yanlış iliklenmiş bir gömlek gibi... Çocuksu endişesi kırış kırış olan alnında belirdi. Belli ki orada yeni işe başlamış genç kıza derdini yavaşça anlattı. Sorumluluk alamayan genç kız, patronunu arayacağını söyledi. Köşede sessizce bekleyen yaşlı adam, belki bir gün ilgisizlikten dolayı kendisini almadan göçmesinden korktuğu yavrularını düşünerek sokağı izlemeye başladı. Yoldan geçen otobüsün yan yüzündeki reklama gözü daldı. Dükkânın diğer tarafındaki genç kızın çağrısıyla arkasını dönen yaşlı adam rahatlamıştı. Defalarca teşekkür etti, emekli maaşıyla onlarca yavrusunu besleyemediğini, mecburen esnaftan yardım istediğini hızlı hızlı anlattı. Birkaç bayat simit ve kendisinin yemesi için verilen sıcacık ayçöreğini heybesine katıp dışarı çıktı. Otobüsün üstündeki portakal çiçeği fotoğrafını düşündü ağır adımlarla. Arslanköy’deki evlerini hayal etti. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, meyveleri, tereyağlarını, keçi sütlerini, akşamları közde pişirdikleri mısırları, semaverdeki çayı... Küçükken çimdiği köyün deresini ve evin önünde kaynayan kazanda yıkanan çamaşır kokusunu hatırladı. Tüm yaşamını topraktan elde eden, hiç kimseye, çoğu zaman devlet babaya bile ihtiyaç duymadan büyüyen o şanslı nesildendi yaşlı adam. Geride bıraktığı sağlıklı, cennet gibi günlerin ardından bu tek başına şehrin ortasında kalmışlığı, işlediği günahlara bağladı. Ama çok da günah işlemediğini düşünüp pek yakında ölüme kavuşacağını, yavrularının -gökyüzünün yaramaz çocuklarının- onu alıp cennete götüreceğini düşündü, adımları hızlandı.

     Uzun uzun çalan korna sesiyle irkildi, taksi şoförü kendisine bağırıyordu, buradan karşıya geçme, az ileride üst geçit var emmi diyordu. Düzenini bozmadı, her gün aynı güzergâhtan aynı dükkânlara uğrayarak sahile ulaşan yaşlı adam artık yorulmuştu. Vakit de öğlene yaklaşmıştı. Her ne kadar kendisi için hızlı da yürüse, sabahın erken vaktinde çıktığı yolda ancak öğlene doğru sahile ulaşıyordu. Parkta oturdu, biraz soluklanıp az ilerideki büfeye uğrayacaktı. Büfeci Selim, geceden beri açık olduğundan çok sıkılmış olacak ki uzaktan el ederek çağırdı yaşlı adamı. Hemen çayını verdi, geleceği saati biliyor ona göre demliyordu. Anlatmayı çok seven büfeci yaşlı adama konuşma fırsatı vermeden durmadan anlatıyordu. Haftanın altı günü yirmi dört saat açık olan büfesinden sadece pazar günleri kırmızı şeytanların maçını seyretmek için çıkıyordu, ikinci sosyal etkinliği de Ahmet Amca ile olan sohbetleriydi. Heybesinden çıkardığı ayçöreğini paylaştı ikram edilen çaya karşılık. Sonra konuşma sırası kendisine geçen yaşlı adam, o gün kaldırımlar boyunca kafasında tasarladığı büyüdüğü köye dair hikâyesini anlattı. Hiç de şehirli olmayan görüntüsünün aksine sanki devlet radyosundan emekli bir spiker gibi konuşan bu yaşlı adam, birazdan ağır ağır yerinden kalkan tren misali Türk sanat musikisi seslendirecek gibiydi. İkinci çayını da bitirip müsaade istedi,  “Ahmet Amca dün akşam börek yemiştim birazı arttı, seninkiler sevecektir” diyen büfeci elindeki poşeti adama uzattı. Bugün işleri kesat giden yaşlı adamın yüzü güldü sonunda. Yeterince yiyecek toplamanın huzuru ve şükrü ile denize doğru yöneldi. Yavrularını bekletmek olmazdı.

    Sahil boyu yürüdü ve askeriyenin kenarındaki köprüye ulaştı. Şehrin kanalizasyonlarından biri buradan karışıyordu denize. Gün boyu dolaşıp topladığı bayat yiyecekleri küçük parçalara böldü. Aynı zamanda askeriyedeki nöbetçi çocuğun kendisini görmesinden korkuyordu. Geçen gün komutanın gelip burada denize bir şeyler atamayacağını, denizi kirlettiğini, martıları burada beslemesine izin vermeyeceğini söyleyerek bağırıp çağırmasını hatırlayan yaşlı adam, ürkek tavırlarla bayat ekmek parçalarını fırlatıyordu kuşlara. İnsan kendini cennete götürmek için her gün çok uzak ufuklardan denizin kıyısına gelen bu kuşları aç bırakabilir mi hiç? Çığlıklarla etrafında uçuşan martılara babacan bir edayla sessiz olmalarını söylüyor ve yaramaz bir çocuğun aceleci tavırlarıyla da kendi kendine gülüyordu. Gün batımına kadar kuşları ile vakit geçirdi sonra hiç istemese de eve dönmeye karar verdi. Yarın yine geleceğini anlatan el hareketleriyle kuşlarla vedalaştı, pek de aceleci davranmıyordu. Yavaş yavaş sokaklara akşamın sessizliği ve serinliği düşmeye başlamıştı. Bir gün kendisinin de yerçekiminden kurtulacağı umudunu taşıyan yaşlı adam, hafiften bir ıslık tutturdu. Karşısından gelen bir sokak köpeğine selam verdikten sonra, üşüyen elini tekrar sol cebine soktu.



Mustafa Kara
Mersin/2012













4 yorum:

  1. sokak köpeklerine selam verip martıları besleyen adam :)) eline yüreğine sağlık

    YanıtlaSil