Doktorun uzun
ve terimsel açıklamaları fonda, yeryüzünün en güzel insan yapımı aracı kapının kenarında, gözlerinden biri kalkan kaşı yüzünden diğerinden daha büyük;
açılmış kocaman. Dalmış gitmişti ifadesi donuk. Neden siyah bu gemi diye
düşündü, halbuki rengarenk olmalıydı; hayal kurmadan ilerleyemezdi gemiler. O gemi
ki altında iki dünya takılı, oğlunun yeni tekerlekli sandalyesi.
Onlarca can
taşıyan bir yolcu uçağının kalkış prosedürleri kadar karmaşık bilgiler,
terimler, tedavi yolları, yaşam şekli… Hastalığa ve yapılması gerekenlere dair
o kadar çok kafa yormuştu ki; oğlunun geleceğine dair daha önceden hiç bu kadar
ayrıntılı hayal kurmadığını fark etti.
Hayat çok çabuk değişiyor ve kısa. Her ayrıntısını planlamak zor ama her
dakikasının dolu dolu geçirilmesi gerektiğini bu kadar sert bir biçimde
anlamanın yorgunluğu da üstündeydi. Uzun sakalını kaşıdı, uyumamak için
kahvesinden yudumladı. İstemsizce eli kaleme gidiyordu, mektup yazmak
istiyordu. Herkese, her yetkiliye... Çözümsüzlük zor bir şeydi, çözüm arama
çabasını körelten kitabi ve dünyevi fikirlerdi. Zaten ansiklopediler hep olmazı
yazardı, olacaklar umutta saklıydı. Ve doktorun anlattığına göre hastalığın
çözümü ilaçlar Avrupa’da denenmeye başlanmıştı, bir iki sene içinde üretime
geçecekti. Kötü şeyler okumaktan, düşünmekten yorulduğu anlarda bunu
getiriyordu aklına. Umut; bir tren yolculuğunda aynı manzaraya bakmaktan
sıkılmış, uyuklayan gözlerin, bozkırda gördüğü o tek ağaç.
İnsanın oğluna
dair düşleri kendi çocukluğu ile ilintilidir. Ne kadar sıkıntılı ise kendi çocukluğu,
ne kadar olumsuzluklarla doluysa, oğlunun çocukluk günlerinin bir o kadar mutlu, refah
dolu ve sağlıklı geçmesini ister. Bunu başaran baba kendi
çocukluğunu da kurtarmış demektir. Babaların yaşam mücadelesi biraz da bunun üzerinedir, annelerden
farklı olarak. İşte tüm bu karamsarlıklar ve gecenin kederi birikmişti yüzünde,
çöktüğü koltuktan üşüyerek kalktı. Sabah oluyordu; eflatuni gökyüzüne baktı,
maviden en az iki ton koyu. Yeniden bir hayat tasarlamalıydı. Artık Nuh’un
gemisine binmiş yol alan bir ailesi vardı. Uzaklardan, o zeytin dalını
getirecek güvercini beklemeye koyulacaklardı. Beklemek zor değildi de tufan
sertti. Anne yüreği sert olamaz ki, kendisinin sert olması lazımdı belki, güçlü durması.
Tüm gece okumaktan kızaran gözlerini ovuşturdu, oğlunun odasına geçti. Uyurken
bile gülümseyen bu güzel çocuğu yeni günde uzun ve somurtkan bir mücadele
bekliyordu. Onu korumak için sıradanın dışına çıkmaları lazımdı artık. Normal
insanların normal hayatları, normal sevinçleri, normal kazançları, normal
hüzünleri, normal aşkları, normal ilaçları korumayacaktı onu. Para hiç korumayacaktı,
güçlü olmak da. Rüzgarlı bir sabahtı. Perdeyi açtı, caddeye baktı. Ağaçlar
sallanıyordu. Oğlunu bu engellerle dolu yolda, hiç de şakası olmayan fırtınada
nasıl ayakta tutabileceğini düşündü. Avuçları terliyordu bu düşünce zihninde
dolaştıkça. Sitelerinin bahçesindeki zayıf, dalları narin ve yaprakları dökülmüş
ağaca gözünü dikti. Rüzgar onu bir o yana bir bu yana savuruyordu. Böylesine
kırıcı bir havada hiç zarar görmeden ayakta duran ve zarafetinden bir şey
kaybetmeyen bu ağacı dakikalarca izledi. Rüzgar sertleştikçe ağacın dansı
zarifleşiyordu.
Sabah olmaya
yakındı. Mavinin tonları açılmış, gök ile yerin birleştiği ufuk kızıla
kesmişti. Eşi girdi içeriye. Sanki birkaç dakika önce odadan çıkmışçasına
öylesine girdi içeri. Yanına oturdu. Beraber, doğan güneş kadar güzel yüzlü
oğullarına baktılar. Annenin bakışları yeni yıkanmış bir perde kadar merhamet
kokuyordu. Saçı, sakalı, gözlüğü, şapkası hepsi birbirine karışmış, yüzünün
sıradan bir mimiği haline gelmişti babanın. Gülümseyerek; buldum, dedi eşine. Sessizce
ama bir çığlık atar gibi; oğlumuzu nasıl büyüteceğimizi buldum, fırtına dinene
kadar nasıl direneceğimizi. Eşinin meraklı bakışları üzerinde, yavaşça
doğruldu. Bir zaman önce sıradan insanlar gibi hatıraları kaydetmek için
kullandığı kamerasını çıkardı çantasından. Sanat, dedi; zarif ağaçların iksiri.
Kayıt tuşuna
bastı.


Gönlünüze sağlık, çok içten bir yazı olmuş, bu hikayenin kahramanlarını tanıyan biri olarak onları çok yakından tanıdığınızı düşündürdü cümleleriniz. Bu da onları ne kadar iyi anladığınızı gösteriyor aslında.
YanıtlaSilBlogunuza takip etme butonu eklerseniz takipçiniz olup yazacağınız diğer yazıları da okumak isterim. İyi günler dilerim...
Merhaba, hikayenin kahramanlarını yüz yüze hiç görmedim, seslerini duymadım, lakin uzaktan da olsa onların yaşadıklarını hissettim diyebilirim yalnızca. Fotoğraflara bakarak hayal dünyamı tetikliyorum, biraz da olsa başarabildiysem ne mutlu. Blogu takip tuşu nasıl koyulur inanın bilmiyorum ama sosyal medyada bir hesap açtım oradan takip edebilirsiniz yeni yazıların duyurularını:
Silhttps://www.facebook.com/oykulervefotograf?ref=aymt_homepage_panel
İlginiz için çok teşekkür ederim, selamlar Nilüfer Hanım.