3 Aralık 2014 Çarşamba

ZARİF AĞAÇ



Doktorun uzun ve terimsel açıklamaları fonda, yeryüzünün en güzel insan yapımı aracı kapının kenarında, gözlerinden biri kalkan kaşı yüzünden diğerinden daha büyük; açılmış kocaman. Dalmış gitmişti ifadesi donuk. Neden siyah bu gemi diye düşündü, halbuki rengarenk olmalıydı; hayal kurmadan ilerleyemezdi gemiler. O gemi ki altında iki dünya takılı, oğlunun yeni tekerlekli sandalyesi.


Onlarca can taşıyan bir yolcu uçağının kalkış prosedürleri kadar karmaşık bilgiler, terimler, tedavi yolları, yaşam şekli… Hastalığa ve yapılması gerekenlere dair o kadar çok kafa yormuştu ki; oğlunun geleceğine dair daha önceden hiç bu kadar ayrıntılı hayal kurmadığını fark etti.  Hayat çok çabuk değişiyor ve kısa. Her ayrıntısını planlamak zor ama her dakikasının dolu dolu geçirilmesi gerektiğini bu kadar sert bir biçimde anlamanın yorgunluğu da üstündeydi. Uzun sakalını kaşıdı, uyumamak için kahvesinden yudumladı. İstemsizce eli kaleme gidiyordu, mektup yazmak istiyordu. Herkese, her yetkiliye... Çözümsüzlük zor bir şeydi, çözüm arama çabasını körelten kitabi ve dünyevi fikirlerdi. Zaten ansiklopediler hep olmazı yazardı, olacaklar umutta saklıydı. Ve doktorun anlattığına göre hastalığın çözümü ilaçlar Avrupa’da denenmeye başlanmıştı, bir iki sene içinde üretime geçecekti. Kötü şeyler okumaktan, düşünmekten yorulduğu anlarda bunu getiriyordu aklına. Umut; bir tren yolculuğunda aynı manzaraya bakmaktan sıkılmış, uyuklayan gözlerin, bozkırda gördüğü o tek ağaç.


İnsanın oğluna dair düşleri kendi çocukluğu ile ilintilidir. Ne kadar sıkıntılı ise kendi çocukluğu, ne kadar olumsuzluklarla doluysa, oğlunun çocukluk günlerinin bir o kadar mutlu, refah dolu ve sağlıklı geçmesini ister. Bunu başaran baba kendi çocukluğunu da kurtarmış demektir. Babaların yaşam mücadelesi biraz da bunun üzerinedir, annelerden farklı olarak. İşte tüm bu karamsarlıklar ve gecenin kederi birikmişti yüzünde, çöktüğü koltuktan üşüyerek kalktı. Sabah oluyordu; eflatuni gökyüzüne baktı, maviden en az iki ton koyu. Yeniden bir hayat tasarlamalıydı. Artık Nuh’un gemisine binmiş yol alan bir ailesi vardı. Uzaklardan, o zeytin dalını getirecek güvercini beklemeye koyulacaklardı. Beklemek zor değildi de tufan sertti. Anne yüreği sert olamaz ki, kendisinin sert olması lazımdı belki, güçlü durması. Tüm gece okumaktan kızaran gözlerini ovuşturdu, oğlunun odasına geçti. Uyurken bile gülümseyen bu güzel çocuğu yeni günde uzun ve somurtkan bir mücadele bekliyordu. Onu korumak için sıradanın dışına çıkmaları lazımdı artık. Normal insanların normal hayatları, normal sevinçleri, normal kazançları, normal hüzünleri, normal aşkları, normal ilaçları korumayacaktı onu. Para hiç korumayacaktı, güçlü olmak da. Rüzgarlı bir sabahtı. Perdeyi açtı, caddeye baktı. Ağaçlar sallanıyordu. Oğlunu bu engellerle dolu yolda, hiç de şakası olmayan fırtınada nasıl ayakta tutabileceğini düşündü. Avuçları terliyordu bu düşünce zihninde dolaştıkça. Sitelerinin bahçesindeki zayıf, dalları narin ve yaprakları dökülmüş ağaca gözünü dikti. Rüzgar onu bir o yana bir bu yana savuruyordu. Böylesine kırıcı bir havada hiç zarar görmeden ayakta duran ve zarafetinden bir şey kaybetmeyen bu ağacı dakikalarca izledi. Rüzgar sertleştikçe ağacın dansı zarifleşiyordu.  


Sabah olmaya yakındı. Mavinin tonları açılmış, gök ile yerin birleştiği ufuk kızıla kesmişti. Eşi girdi içeriye. Sanki birkaç dakika önce odadan çıkmışçasına öylesine girdi içeri. Yanına oturdu. Beraber, doğan güneş kadar güzel yüzlü oğullarına baktılar. Annenin bakışları yeni yıkanmış bir perde kadar merhamet kokuyordu. Saçı, sakalı, gözlüğü, şapkası hepsi birbirine karışmış, yüzünün sıradan bir mimiği haline gelmişti babanın. Gülümseyerek; buldum, dedi eşine. Sessizce ama bir çığlık atar gibi; oğlumuzu nasıl büyüteceğimizi buldum, fırtına dinene kadar nasıl direneceğimizi. Eşinin meraklı bakışları üzerinde, yavaşça doğruldu. Bir zaman önce sıradan insanlar gibi hatıraları kaydetmek için kullandığı kamerasını çıkardı çantasından. Sanat, dedi; zarif ağaçların iksiri.

Kayıt tuşuna bastı.