9 Kasım 2016 Çarşamba

Steyşın Toros



Zımba makinesini ile işi bittiğinde vakit gece yarısını geçmişti. Malzemeleri arabaya yüklerken sol ön tekerin yere kadar inmiş olduğunu gördü. Dudağını bükerek geri dönen usta, demlikten bir bardak daha çay çıkar umuduyla ocağa yöneldi. Bu sefer de kuruyan bir dereye üzülürcesine yüzünü astı; çay bitmişti. Kalan malzemeyi yüklendi tekrar. Gıcırtıyla açılan arabanın kapısından çıkardı sinirini, sertçe kapatir gibi oldu. Sonra ona kıyamadı, aklına gelen ilk siyasetçiye sövdü. Hayır, patlayan tekere sinirlenmemişti, çayın demini geceye denk getiremeyişine bozuldu. Hazır sinirlenmişken de boşa gitmedi küfrü.

Tüm hiperaktif kişiliğine rağmen ara sıra kalıveriyordu masanın başında. Bomboş bakıyor, yüz hatları Kızılderililerin Türk olduğunu ıspatlarcasına geriliyor, savaşa hazırlanıyordu. Halbuki kısrak görmüş bir aygırın malum uzvundaki kelebeği bile ürkütmeden avcuna alacak kadar naif, tatlı sözlü olan bu tabela-reklam ustasının tek derdi; çaydı. Sandalyeden o kadar hızlı kalktı ki gece sinsiliğinde dolaşan bir kedi sokağın ucundan korkuyla fırladı. Çaydanlığın altını yaktı, radyonun sesini açtı. Yüzündeki tüm sert çizgiler kendini saldı ve evet Eskimolar da Türkmüş dedirtecek kadar gözleri yumuldu, artık birer ufuk çizgisiydi onlar. Kendi kendine gülen ustanın aklına gelen hınzırlık, uzunca bir çocuğu sıcak yatağından edecekti. Telefona sarıldı.

- Teeyy tey tey!!?
- Yaa abi yaaaa.
- Ya yok ya yok. Dün konuştuk daha. "Bi emrin olursa sana ışık kadar yakınım demedin mi? Yoruldum, şu çayımı doldur de, gecenin ikisinde kalkar gelirim" demedin mi?

Kıkırdayarak gülen, keyiflenen ustanın tüm yorgunluğu gitmişti. Uzun çocuk atölyenin kapısından uzanıverdi içeri. Demlendi mi bari deyince; usta her zamanki samimi tavırlarıyla çırağını azarlar gibi;

- Geç içeri, çek sandalyeyi, bardakları yıka, beş dakikası var çayın ve lafımı kesme!

Ustanın sert, seri direktiflerini, uykulu gözleri ile sektirmeden yerine getirdi. Kocaman ellerini yanaklarına koydu ve onun da gözleri huzurdan çizgi çizgi olmuş şekilde gülümseyerek; "Dinliyorum abicim, anlat hele..."

- Çok çalıştım ben bu arabayı almak için. Yıllardır da ailemizin, atölyemizin arabası. İşleri de büyüttüm onun sayesinde, malzemeyi Toros'a yükleyip yükleyip gidiyorum oraya buraya. Var ya, Mersedesim olsa bu kadar sevmezdim. Yol arkadaşım oldu bu araba benim.  Anadolu'da, küçük semtlerde bizim kuşak ustalar başka arabaya binemezler biliyorsun. Bu ülkenin küçük esnafı, köylüsü bu arabalarla kalkındı. Ülkedeki kalkınmayı avmlerde yeni çıkan "ayfon bilmem kaç" sırasına girmiş gençlere bakarak göremezsin. O tüketimdir. Anadolu yollarındaki steyşın Toros'ların bağajındaki yüke bakacaksın. İşte o üretimdir, emektir.





Neyse konumuza dönelim. Altı sene önceydi sanırım. Bir gün yine böyle geceyi buldu atölyede işim. Eskisi gibi de değilim, yaşlandım artık. Biraz dinleneyim, sabah ezanına uyanırım dedim, malzemeyi yükledim, benzini doldurdum, eve çıktım uyudum. Sabah dört beş gibi namazı kıldım, ya Allah hayırlı işler dedim indim aşağıya. Araba yok. Sokağın diger ucuna gittim yine yok. Acaba dedim ben bu arabayı Dörtyol'da mı bıraktım. Böyle sabahın beşinde saçlarım diken diken olmuş o sokaktan öbür sokağa koşturdum durdum. Neyse gün iyice ağardı. Telefon açtım, dedim komiserim benim araba yok, çalmışlar galiba. Komiser kızdı tabi, biliyor benim şakacılığımı, dalga mı geçiyorsun dedi. Sonra sesimden anladı. Sagolsun tüm yerel mercileri ayağa kaldırdı. Beni herkes sever biliyorsun. Öglen olmadan yukarı çıktım, hanım şaşırdı. Niye geri geldin dedi, arabayı çalmışlar dedim gülerek. Sinirden tabi. Bir de hanımla tartıştık. Kimse inanmıyor haliyle, çok şaka yaptım ben, bana kimse inanmaz, semtin yalancı çobanı benimdir.

Aradan bir süre geçti, atölyede çalışırken telefon çaldı. Ben unutmuşum tabi, umudumu da kaybetmişim. Karşıdaki ben Urfa emniyetten polis memuru, çalıntı Toros için sizi arıyorum demez mi, heyecandan koltuktan düşeyazdım. Evet memur bey benim Toros, dedim. Öyle kolay değil, dedi. Sizin olduğunu ıspatlamanız lazım. Tamam dedim. Sağ ve sol kapılarda reklam atölyesinin logosu var onlar duruyor mu? Polis, yok dedi. Hı çıkarmışlar o zaman. Polis, hayır kapılar yok beyfendi, dedi. Ben duraksadım, anlayamadım önce. Peki dedim kaputun sağ ön köşesinde Türk bayrağı vardı, o duruyor mu? Hayır o da yok. Hıı sökmüşler, zaten kolay çıkar; yapıştırmaydı. Hayır hayır kaput yerinde yok beyfendi, dedi. Ben iyice sinirleniyorum tabi. Anladım şaka yapıyor biri. Sesimi yükselterekten, çamurlukta süslemeler vardı dedim. Sakin olun beyfendi, bana neden bağırıyorsunuz, ayrıca o süslemeler yok. Nasıl dedim. Çamurluklar da yok, demez mi? Ben, bu avradını şey ettiğimin arabasından geriye ne kaldı diyerekten kapattım telefonu. Tabi beş dakika sonra yine çaldı, şaka olmadığını anladım, mahçupça özür diledim polisten.  Sonra, kısık bir sesle, arka bağaj kapısında adres telefon filan yazıyordu, bizim atölyenin adresi, ordan mı buldunuz beni dedim. Yok beyfendi öyle bir yazı da yok. Nasıl yani dedim, bağaj kapısı yok dedi. Ben sinirden gülmeye başladım. Sonra yine sövmeye başladım. Sakinleşince yine gülmeye başladım. Polis telefonu kapatacaktı ki; koltuk duruyor mu dedim. Evet koltuklar duruyor dedi. İyi dedim, arka koltuğu kaldırın altında beyzbol sopası olacaktı. Evet o duruyor dedi. Peki dedim, önde üst döşemede üçgen şeklinde kesik var. İçine bak cevşen olacak. Evet efendim onu da bulduk doğru. Tamam işte benim Toros bu. Beyfendi zaten teyip kısmının köşesinde kartınızı bulduk, ordan aradık. Sizin olabilir ama şase numarası silinmiş. Sizin olduğunu hukuken ıspatlayamazsınız, Urfa'ya gelin, dilekçe verin. İşlemleri başlatalım. Şase numarası olmadan tekrar trafiğe çıkaramazsınız dedi. Ardından da satın bunu parçacıya, en azından gerisini kurtarın demez mi. Ben olur mu öyle şey. Bu Toros benim ilk göz ağrım, bütün emeğim bu arabada. Yok pahasına satip, vazgeçemem deyince; peki bekliyoruz sizi o zaman dedi, kapattı telefonu.

O telefonu kapattı ben teyze oğlunu aradım. Adeta uçarak Urfa'ya ulaştık. Emniyetin garajında, hemen girişte duruyordu Toros'um. Olduğum yere yıkıldım kaldım. Beni o halde hiç görmemişsindir. Sanki ailemden birini yitirmiş gibiydim. Neyse sakinleştirdiler. Belgeleri imzaladık. Diyarbakır'a tramere mi mıramere mi ne sokacakmışız. Bir işlem uygulayıp şase numarasını ortaya çıkaracaklar ve yeniden ruhsat vereceklermiş. Bunların masrafını ben şimdi karşılayamam, memlekete götürebilir miyim dedim. Arabayı Adana'daki mühendislik fakültesine sevkettiler. Doğuya mal götürmüş ve boş dönen bir tırcı arkadaşla haberleştik hemen. Yolunun üstü bizim Toros'u da alacak. Akşamüstü oldu. Teyze oğlu Toros'un direksiyonunda ben yan koltukta; kabuğundan çıkmış donsuz kaplumbağa gibi Urfa'nın içinde bir rampaya gittik, yükleme için. Polis de eskortluk yapıyor ama sağdan soldan gören korna çalıyor. Herkesin ilgi odağıyız, polis de korna çalanlara, yolda durup bizi seyreden, trafiği bozanlara fırça atıyor megafondan. Şener Şen filmi gibi sahneler, ben "Çıplak Vatandaş" filmindeki gibiydim mesela; hem gülüyorum hem ağlıyorum.

Ertesi sabah doğruca Adana'ya gittim. Aman Allah'ım bana bir masraf çıkardılar. Arabanın yenisini alsam daha iyi. Avrupadan ithal ettikleri bir madde varmış, gümüş suyu mu ne. Çok pahalı bir mühendislik işlemmiş. Sıraya yazıldık, bir an önce işlemleri bitirip, tamirata başlamak istiyorum. Tabi biz git gel, ordaki yetkili ile ahbap olduk. Her gittigimde ona bizim portakallardan, narenciyeden götürüyorum, öğle arası yemeğe davet ediyorum. Adam bizi sevdi. Dedi ki hemşerim sen iyi birisin, durumun da belli, bu gümüş suyu işi çok pahalı. Bunun daha ucuz bir yolu daha var, seni şöförler odasına göndereyim, orada hatırım sayılır, selamımı iletirsin. Kendi araçlarıyla birlikte seninkini de aradan çıkarırlar, boşuna burada para verme. Zaten sıra da çok var daha, beklemezsin. Ben Allah dedim tabi, ne diyeyim. Hiç anlamadığım işlemlerden geçti araba, kazınmış şase numarasını tekrar ortaya çıkardılar. Yeniden ruhsat çıktı falan. Ben borç harç kaportayı tekrar yaptırdım, boyattım. Çiçek gibi yaptık getirdik arabayı geri. Hey gidi hey. Yeni araba almışım gibi sevindi hanım, çocuklar. Eski arkadaş, eski araba gibidir diyor ya şarkıda. Bozulur ama yolda bırakmaz. Biz de onu yolda komadık, kurtardık.

- Hadi şimdi çayları koy, demlendi muhabbet.

- Vay be, bana hiç anlatmadın da bunları. Peki abi, yani bu araba sıfır gibi, hiç anlaşılmıyor boyandığı. Ben orjinal sanıyordum valla, ne kadar temiz Toros diyordum.

Yeni demlenmiş sıcacık çayını keyifli şekilde, yavaşça yudumlarken, o hiperaktif tavrıyla bir anda bardağı vurdu masaya.

- Sözümü kesme dedim çocuk, bu akşam beni dinleyeceksin. Kömbeni ye, çayını iç, beni strese sokma!

En az iki kişiyi iple bağlasan çekebilecek kadar iyi bisikletçi olan uzun çocuk, ustanın şakacı tavırlarına gülümseyerek bisikletini içeri aldı. Gece uzundu anlaşılan, ne'me lazım çalınır filan diye düşündü.






- Arabayı geri kurtardıktan sonra, epey sonra yine bir sabah, geceden yüklemişim malzemeyi, Osmaniye'ye gidiyorum. Hava yağmurlu. Virajin birinde yolun kenarına kanal açmışlar. Çamuru yola da bulaşmış. Karşıdan araba gelince ben sağa kaçtım azcık, çamura girdim, direksiyon hakimiyetini kaybettim. Bir sağ, bir sol nafile, takla attım arabayla. Ayıldığımda arka bağajdaydım. Emniyet kemeri takıyor olsam şuan hayatta değildim. Ön taraf tamamen çökmüş, koltuğa kadar hem de. Araba haşat. Ben sağımı solumu kontrol ettim, hiç bir şeyim yok, ve bir anda, önde direksiyonun üstünde kızımı gördüm oturmuş beni izliyordu. Bak anlatırken bile dudağım titriyor. Gerçekten kızıma bağışladı beni Allah. Neyse bir şekilde kendimi dışarı attım. Oturdum bir köşeye manzaraya baktım. Toros yine hurdaya dönmüş. Kitlendim kaldım. Kendime zor geldim. Hemen telefona sarıldım. Tabi kimi arasam yine şaka zannediyor. Şakacı çobanız ya, inanan yok. Bir süre sonra zaten tüm Erzin duydu. Toplandılar başıma. Herkes yardımcı oldu bir şekilde. Çekici çağrıldı, Toros yine sanayiye gitti. Sat kurtul diyenlere inat, bu araba benim yol arkadaşım. Emektarım. İlk göz ağrım dedim. Baştan sona tekrar yaptırdım. Çizilen, ezilen, kırılan her yeri değişti. Tavanı kestik attık, yeni tavan takıldı, zaten değişmeyen bir o kalmıştı. O da yepyeni oldu. Pırıl pırıl boyattım, çektim evin önüne. Aynı arabaya iki kez yeni araba parası harcadım, millet tabi şaşırıyor. Ben arabamı seviyorum kardeşim, karışmayın siz dedim. Ben esnafım, ayrıca ailemle piknige, kampa gidiyorum. İstediğim gibi yüklüyorum bunu. Katır gibidir biliyorsun. Bir ton yük çeker. Zaten artık doğru dürüst steyşın araba üretilmiyor, cip alacak paramız da yok biliyorsun. Reno'nun her şeyi mekaniktir, öyle yeni arabalar gibi zırt pırt bozulmaz. Yeni araba alsam zaten alışamam ki, kapısını bile açamam. Bunun o parmağa tam oturan kapı içi açma kollarını biliyorsun, böyle minyatür böbrek şeklindedir. Hangi arabada var o. Bu arabanın sesine bile alışmışım, gaz teline, sert direksiyonuna. Hele vites değiştirirken çıkan lok lok sesi yok mu... Bir de kokusu vardır bu Toros'ların. O döşeme kokusunu ancak renolarda büyümüş çocuklar hatırlar şimdi. Yeni nesil bilmez mesela. Neyse epey masraf yaptım ama yine kavuştum Toros'uma. Anılarım var, çocuklarım içinde büyüdü. Sonra benim kahrımı çok çekti. Dağ taş gezdim. Az mı türkü çığırdım yollarda. Ben onu dinlerdim, o beni dinlerdi...

- Abi naaptın sen yahu. Bizim Reno neler atlatmış meğer. Ama maşallahı var canavarın. Şu anlattıklarını dinlemesem hiç anlamazdım. Demek iki kez baştan sona yenilendi araba ha.

- Ohoooo, kaç iki kez yenilendi. Daha ne maceraları var bu arabanın. Anlatmakla bitmez, sabah ezanını ederiz başlasam. Hatta bu akşam ne oldu biliyor musun?

- Aha, yine ne oldu, Allah korusun, kaza filan mı? Abi niye hemen söylemiyorsun, ben de diyorum neden Reno'nun hikayelerini anlatıyor bu adam!

- Yok bir şey yok. Dur heyecan yapma. Sabah işe gidecem, yükledim yine malzemeyi. Ee Toros bu. Anadolu'dan o da. Merttir, inatçıdır, adı üstünde bu dağların arabasıdır. Ama ihmal edersen, beyaz bir süt danası gibi de nazlıdır. Ne zamandır vukaatı yok. Lastiği patlamış, beni ihmal etme diyor yani. Haydi çayını iç de degiştiriverelim.

- Hee şimdi anlaşıldı. Hehe... Değiştirmez miyiz be! Bu akşam içtiğimiz çayı da ona borçluyuz sonuçta. Haydii!..



Mustafa Kara
Kasım'2016