Uyandı,
iki perde arasından sızan güneşin şavkıyla gözlerini ovuşturdu. Kahve
tonlarındaki odanın eski mobilyalarının gıcırtısında esbabını giyindi ve
aynanın karşısında uzun kır kaşlarını düzeltti. Yüzündeki her kırışıklığa denk
zeytin tanelerinden ve geçen bahardan beri bitiremediği reyhası kendinden
meşhur deri peynirinden yedi. En az iki günlük bayat ekmeğinin hepsini
bitirmedi, heybesine özenle yerleştirdi. Geçen ayki emekli maaşıyla aldığı yeni
kasketini hevesle geçirdi başına ve dışarı çıktı. Şehrin üvey evlatlarının
yaşadığı merkeze epey uzak mahalledeki sabah mahmuru bakışlar ve sabah namazına
müteakip yakılmış sobaların is kokusu eşliğinde çarşıya doğru yürümeye başladı.
Kasketinin gölgesindeki gözlerinde hep uzun ve umutlu bakışları vardı. Ama zihninde tek düşünce; bugün yavrularını besleyebilecek kadar yiyecek toplayabilecek miydi? Bulsa ne fayda komutan izin vermiyordu artık. Bu düşünceler onun yaşlı adımlarını hızlandırıyor, istemsiz eli hep heybesinde boşluğu kontrol ediyordu. İlk durağına vardı: mahallenin simit fırını… Hemen her gün sabahın bu ayazında, aynı güler yüzlülükle bayat ekmek isteyen yaşlı adama kendisi de hep aynı şaşkınlıkla bakan fırıncı, sabah sabah içtiği tütünden dolayı o hırıltılı sesiyle “Al bakalım kısmetinde bugün bu kadar var Ahmet Amca” dedi. Siftahı yapan yaşlı adam yürümeye koyuldu. Aşağı mahalledeki halk ekmek fabrikasına ulaştı. Aslında çok ihtiyar göstermiyordu ama yüzündeki yaşlı adam sevimliliği ile içerideki memuru süzüp, günaydın dedi. Karşısındaki delikanlı kaşlarını kaldırarak karşılık verdi, bugün kendisine ekmek veremeyeceğini hepsini gece dağıttıklarını söyledi. Donuk bir şekilde bakan yaşlı adamın yüreği bir anda elden kayıp yere yuvarlanan bardak kırılganlığına büründü. Her zaman en çok bayat ekmeği buradan alıyordu ve yeterince nevale toplayamazsa yavruları aç kalacaktı. İstediğini alamayan yaşlı adam tekrar sokaklara döndü, önünde uzun bir gün ve yürünecek epey yol vardı. Şehir merkezine yaklaştıkça yanından yönünden hızla geçen araçları, telaşla yürüyen eli çantalı takım elbiseli insanları ve ufku sarmış şehrin sabah dumanını önceki sabahlar olduğu gibi aynı merakla izledi. Büyüdüğü oluklu kerpiç evin renklerindeki ceketinin ceplerine sıkıştırıyordu soğuktan çatlayan ellerini. Üşüyordu, o sabah soğuktu. Genellikle üstünü iyi örtmeden uykuya dalan bu umarsız yaşlının öksürüğünde sanki 40’lardan kalma Orhan Veli garipliği vardı. Akşamları tüm modern insanlar gibi televizyon izlemek yerine düşüncelere dalıyordu. Bu yüzden evdeki tüm ışıkları söndürüp karanlıkta oturuyordu. Sonra olduğu yerde, düşlediği dünyada sızıyor, sabaha karşı bir vakit kaskatı kesilen vücudu irkiliyor ve birkaç saat sonra uyanacağı sıcak yatağına geçiyordu.
Kasketinin gölgesindeki gözlerinde hep uzun ve umutlu bakışları vardı. Ama zihninde tek düşünce; bugün yavrularını besleyebilecek kadar yiyecek toplayabilecek miydi? Bulsa ne fayda komutan izin vermiyordu artık. Bu düşünceler onun yaşlı adımlarını hızlandırıyor, istemsiz eli hep heybesinde boşluğu kontrol ediyordu. İlk durağına vardı: mahallenin simit fırını… Hemen her gün sabahın bu ayazında, aynı güler yüzlülükle bayat ekmek isteyen yaşlı adama kendisi de hep aynı şaşkınlıkla bakan fırıncı, sabah sabah içtiği tütünden dolayı o hırıltılı sesiyle “Al bakalım kısmetinde bugün bu kadar var Ahmet Amca” dedi. Siftahı yapan yaşlı adam yürümeye koyuldu. Aşağı mahalledeki halk ekmek fabrikasına ulaştı. Aslında çok ihtiyar göstermiyordu ama yüzündeki yaşlı adam sevimliliği ile içerideki memuru süzüp, günaydın dedi. Karşısındaki delikanlı kaşlarını kaldırarak karşılık verdi, bugün kendisine ekmek veremeyeceğini hepsini gece dağıttıklarını söyledi. Donuk bir şekilde bakan yaşlı adamın yüreği bir anda elden kayıp yere yuvarlanan bardak kırılganlığına büründü. Her zaman en çok bayat ekmeği buradan alıyordu ve yeterince nevale toplayamazsa yavruları aç kalacaktı. İstediğini alamayan yaşlı adam tekrar sokaklara döndü, önünde uzun bir gün ve yürünecek epey yol vardı. Şehir merkezine yaklaştıkça yanından yönünden hızla geçen araçları, telaşla yürüyen eli çantalı takım elbiseli insanları ve ufku sarmış şehrin sabah dumanını önceki sabahlar olduğu gibi aynı merakla izledi. Büyüdüğü oluklu kerpiç evin renklerindeki ceketinin ceplerine sıkıştırıyordu soğuktan çatlayan ellerini. Üşüyordu, o sabah soğuktu. Genellikle üstünü iyi örtmeden uykuya dalan bu umarsız yaşlının öksürüğünde sanki 40’lardan kalma Orhan Veli garipliği vardı. Akşamları tüm modern insanlar gibi televizyon izlemek yerine düşüncelere dalıyordu. Bu yüzden evdeki tüm ışıkları söndürüp karanlıkta oturuyordu. Sonra olduğu yerde, düşlediği dünyada sızıyor, sabaha karşı bir vakit kaskatı kesilen vücudu irkiliyor ve birkaç saat sonra uyanacağı sıcak yatağına geçiyordu.
Ağır adımlarına rağmen sabit temposu ile epey yol aldı ve genellikle eli boş dönmediği
o pastaneye girdi, tabelasında patiseri gibi bir şeyler yazan. İçeride
kendisini daha önce görmediği genç kız karşıladı. Hikâyesini öyle uzun uzun
anlatmaz, sadece kendisini bilen seven kişilerden bayat yiyecekler isterdi. Tüm
gün sırasıyla uğrayacağı dükkânlar, göreceği yüzler belirliydi. O genç kızdan
tedirgin oldu, düzeni bozulmuştu, yanlış iliklenmiş bir gömlek gibi... Çocuksu
endişesi kırış kırış olan alnında belirdi. Belli ki orada yeni işe başlamış
genç kıza derdini yavaşça anlattı. Sorumluluk alamayan genç kız, patronunu
arayacağını söyledi. Köşede sessizce bekleyen yaşlı adam, belki bir gün ilgisizlikten
dolayı kendisini almadan göçmesinden korktuğu yavrularını düşünerek sokağı izlemeye
başladı. Yoldan geçen otobüsün yan yüzündeki reklama gözü daldı. Dükkânın diğer
tarafındaki genç kızın çağrısıyla arkasını dönen yaşlı adam rahatlamıştı.
Defalarca teşekkür etti, emekli maaşıyla onlarca yavrusunu besleyemediğini,
mecburen esnaftan yardım istediğini hızlı hızlı anlattı. Birkaç bayat simit ve
kendisinin yemesi için verilen sıcacık ayçöreğini heybesine katıp dışarı çıktı.
Otobüsün üstündeki portakal çiçeği fotoğrafını düşündü ağır adımlarla. Arslanköy’deki
evlerini hayal etti. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, meyveleri,
tereyağlarını, keçi sütlerini, akşamları közde pişirdikleri mısırları,
semaverdeki çayı... Küçükken çimdiği köyün deresini ve evin önünde kaynayan
kazanda yıkanan çamaşır kokusunu hatırladı. Tüm yaşamını topraktan elde eden,
hiç kimseye, çoğu zaman devlet babaya bile ihtiyaç duymadan büyüyen o şanslı nesildendi
yaşlı adam. Geride bıraktığı sağlıklı, cennet gibi günlerin ardından bu tek
başına şehrin ortasında kalmışlığı, işlediği günahlara bağladı. Ama çok da günah
işlemediğini düşünüp pek yakında ölüme kavuşacağını, yavrularının -gökyüzünün
yaramaz çocuklarının- onu alıp cennete götüreceğini düşündü, adımları hızlandı.
Uzun uzun çalan korna sesiyle irkildi, taksi
şoförü kendisine bağırıyordu, buradan karşıya geçme, az ileride üst geçit var
emmi diyordu. Düzenini bozmadı, her gün aynı güzergâhtan aynı dükkânlara
uğrayarak sahile ulaşan yaşlı adam artık yorulmuştu. Vakit de öğlene
yaklaşmıştı. Her ne kadar kendisi için hızlı da yürüse, sabahın erken vaktinde
çıktığı yolda ancak öğlene doğru sahile ulaşıyordu. Parkta oturdu, biraz
soluklanıp az ilerideki büfeye uğrayacaktı. Büfeci Selim, geceden beri açık
olduğundan çok sıkılmış olacak ki uzaktan el ederek çağırdı yaşlı adamı. Hemen
çayını verdi, geleceği saati biliyor ona göre demliyordu. Anlatmayı çok seven
büfeci yaşlı adama konuşma fırsatı vermeden durmadan anlatıyordu. Haftanın altı
günü yirmi dört saat açık olan büfesinden sadece pazar günleri kırmızı
şeytanların maçını seyretmek için çıkıyordu, ikinci sosyal etkinliği de Ahmet
Amca ile olan sohbetleriydi. Heybesinden çıkardığı ayçöreğini paylaştı ikram
edilen çaya karşılık. Sonra konuşma sırası kendisine geçen yaşlı adam, o gün
kaldırımlar boyunca kafasında tasarladığı büyüdüğü köye dair hikâyesini
anlattı. Hiç de şehirli olmayan görüntüsünün aksine sanki devlet radyosundan
emekli bir spiker gibi konuşan bu yaşlı adam, birazdan ağır ağır yerinden
kalkan tren misali Türk sanat musikisi seslendirecek gibiydi. İkinci çayını da
bitirip müsaade istedi, “Ahmet Amca dün
akşam börek yemiştim birazı arttı, seninkiler sevecektir” diyen büfeci elindeki
poşeti adama uzattı. Bugün işleri kesat giden yaşlı adamın yüzü güldü sonunda.
Yeterince yiyecek toplamanın huzuru ve şükrü ile denize doğru yöneldi. Yavrularını
bekletmek olmazdı.
Sahil boyu yürüdü ve askeriyenin kenarındaki
köprüye ulaştı. Şehrin kanalizasyonlarından biri buradan karışıyordu denize.
Gün boyu dolaşıp topladığı bayat yiyecekleri küçük parçalara böldü. Aynı zamanda
askeriyedeki nöbetçi çocuğun kendisini görmesinden korkuyordu. Geçen gün
komutanın gelip burada denize bir şeyler atamayacağını, denizi kirlettiğini, martıları
burada beslemesine izin vermeyeceğini söyleyerek bağırıp çağırmasını hatırlayan
yaşlı adam, ürkek tavırlarla bayat ekmek parçalarını fırlatıyordu kuşlara.
İnsan kendini cennete götürmek için her gün çok uzak ufuklardan denizin
kıyısına gelen bu kuşları aç bırakabilir mi hiç? Çığlıklarla etrafında uçuşan
martılara babacan bir edayla sessiz olmalarını söylüyor ve yaramaz bir çocuğun
aceleci tavırlarıyla da kendi kendine gülüyordu. Gün batımına kadar kuşları ile
vakit geçirdi sonra hiç istemese de eve dönmeye karar verdi. Yarın yine
geleceğini anlatan el hareketleriyle kuşlarla vedalaştı, pek de aceleci
davranmıyordu. Yavaş yavaş sokaklara akşamın sessizliği ve serinliği düşmeye
başlamıştı. Bir gün kendisinin de yerçekiminden kurtulacağı umudunu taşıyan
yaşlı adam, hafiften bir ıslık tutturdu. Karşısından gelen bir sokak köpeğine
selam verdikten sonra, üşüyen elini tekrar sol cebine soktu.

